İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI SİLAHSIZLANDIRMADAN GÜNÜMÜZ YENİDEN SİLAHLANMASINA: JAPONYA VE ALMANYA ÖRNEKLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Yorum No : 2026 / 56
06.05.2026
5 dk okuma

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan uluslararası düzen, yenilen güçlerin silahsızlandırılması üzerine inşa edilmiştir. Japonya ve Almanya, Müttefikler tarafından uygulanan kapsamlı silahsızlandırma (İng. demilitarization) politikalarıyla askeri kapasitelerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Bu sürecin en belirgin yansıması, Japonya’nın 1947 Anayasası’nın 9. Maddesi’yle “savaş hakkı”ndan feragat etmesi ve Almanya’nın Potsdam sonrası düzenlemelerle askeri kısıtlamalara tabi tutulmasıdır. Her iki ülke de ABD güvenlik şemsiyesi altında, askeri harcamalarını minimumda tutarak ekonomik kalkınmaya odaklanmış ve bu sayede “barış getirisi” (İng. peace dividend) olarak adlandırılan bir büyüme dönemi yaşamıştır. Japonya, 1950’lerden itibaren dünyanın önde gelen ekonomik güçlerinden biri haline gelirken; Almanya da Avrupa’nın lokomotifi konumuna yükselmiştir. Bu model, Soğuk Savaş döneminde Batı ittifakı için stratejik bir başarı olarak görülmüştür[1].

Ancak günümüzde bu statü köklü bir değişim geçirmektedir. Japonya ve Almanya, savunma harcamalarını önemli ölçüde tırmanmakta ve İkinci Dünya Savaşı sonrası pasifist politikalarından uzaklaşmaktadır. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (İng. Stockholm International Peace Research Institute - SIPRI) verilerine göre, Japonya’nın 2025 askeri harcaması 62,2 milyar dolara ulaşarak GSYİH’nin %1,4’üne çıkmış – bu, 1958’den beri en yüksek oran. Almanya ise aynı dönemde harcamalarını %24 artırarak 114 milyar dolara ve GSYİH’nin %2,3’üne yükseltmiş; NATO hedeflerinin ötesine geçerek Avrupa’nın en büyük savunma bütçesine sahip olmuştur[2]. Her iki ülkede de bu artışlar, uzun menzilli füze sistemleri, hava savunma kapasiteleri ve ortak üretim projeleriyle desteklenmektedir. 

Bu dönüşümün arkasında yatan en önemli itici güç, ABD’nin müttefiklerine yönelik “yük paylaşımı” (İng. burden-sharing) talebidir. Washington, Çin’in yükselişi ve Rusya ile kurduğu stratejik ortaklığı karşısında kendi askeri kaynaklarını daha verimli kullanmayı planlamaktadır. Özellikle Indo-Pasifik’te Çin tehdidine karşı Japonya’yı, Avrupa’da ise Rusya’ya karşı Almanya’yı daha aktif bir rol üstlenmeye teşvik etmektedir. Bu yaklaşım, Trump döneminde daha da belirginleşmiş; ABD, müttefiklerden savunma harcamalarını %5 GSYİH seviyesine çıkarma çağrısında bulunmuş ve Avrupa-Asya ittifaklarını güçlendirmiştir. ABD’nin temel stratejik önceliği Çin’i çevrelemekken, Rusya-Çin ekseninin (özellikle 2022 Ukrayna krizi sonrası) derinleşmesi bu çabaları hızlandırmıştır[3].

Bu bağlamda, Trump yönetiminin Rusya ile ilişkileri iyileştirme girişimleri özellikle 2025 Alaska Zirvesi’nde “tersine Kissinger” (İng. reverse Kissinger) stratejisi olarak nitelendirilmiştir[4]. 1970’lerde Henry Kissinger’ın Çin’i Sovyetler’den koparma hamlesinin tersi bir mantıkla, Trump’ınRusya’yı Çin’den uzaklaştırmayı hedeflemektedir. Ancak bu girişim, beklenen sonucu vermedi; Çin-Rusya ilişkileri söylem ve eylem düzeyinde güçlenmeye devam etti. Bu başarısızlık üzerine ABD, Trump döneminde Almanya’yı Rusya’ya ve Japonya’yı Çin’e karşı bir “koz” olarak konumlandırma eğilimine girmiştir. 

Bölgesel tepkiler ise öngörülebilir tarihsel ve stratejik kaygılarla şekillenmektedir. Almanya’nın yeniden silahlanması, Fransa ve bazı Avrupa ülkelerinde tedirginlik yaratmaktadır; zira bu gelişme, Alman savunma sanayisinin Avrupa’daki üstünlüğünü pekiştirme potansiyeli taşımakta ve II. Dünya Savaşı kayıplarını hatırlatmaktadır. Fransa, Berlin’in askeri yükselişini hem NATO içinde bir fırsat hem de kıta dengeleri açısından bir risk olarak değerlendirmektedir. Benzer şekilde, Japonya’nın savunma kapasitesini artırması Çin’de derin rahatsızlık uyandırmaktadır. Pekin, Tokyo’nun adımlarını “anayasal ihlâl” ve “yeniden askerileşme” olarak nitelendirerek uluslararası hukuka aykırı bulduğunu belirtmekte; özellikle Tayvan konusunda Japonya’nın tutumu sert tepkilere yol açmaktadır[5].

Sonuç olarak, Japonya ve Almanya’nın yeniden silahlanması, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki düzenin bir kırılma noktasıdır. Bu süreç, bir yandan küresel istikrarı koruma adına müttefiklerin sorumluluk üstlenmesini sağlayabilecek; diğer yandan, büyük güç rekabetini körükleyerek bölgesel gerilimleri tırmandırma riski taşıyabilecektir. ABD’nin Çin odaklı stratejisi bağlamında bu hamleler, “tehlikeli” olarak değerlendirilse de, Rusya-Çin eksenine karşı bir denge unsuru olarak da görülebilecektir. Gelecekte dünya barışı, bu yeniden silahlanmanın sadece askeri değil, diplomatik ve ekonomik boyutlarıyla nasıl yönetileceğine bağlı olacaktır. Tarih, silahsızlandırmanın da silahlanmanın da kalıcı barış getirmediğini; asıl belirleyicinin stratejik diyalog ve kurumların gücü olduğunu göstermiştir.

 

 


[1] Office of the Historian, “Occupation and Reconstruction of Japan, 1945–52,” state.gov,https://history.state.gov/milestones/1945-1952/japan-reconstruction.

[2] “Global military spending rise continues as European and Asian expenditures surge,” SIPRI, sipri.org, 27 Nisan 2026, https://www.sipri.org/media/press-release/2026/global-military-spending-rise-continues-european-and-asian-expenditures-surge.

[3] “Global military spending rise continues as European and Asian expenditures surge,” SIPRI, sipri.org, 27 Nisan 2026. 

[4] Casey MICHEL, “Trump administration is trying to reverse Kissinger, and even Kissinger is probably rolling in his grave,” Kyiv Independent, kyivindependent.com, 8 Nisan 2026, https://kyivindependent.com/trump-administration-is-trying-to-reverse-kissinger-and-even-kissinger-is-probably-rolling-in-his-grave/.

[5] Andrea PALASCIANO, Michael NIENABER, “Germany pours resources into a historic rearmament, rekindles old fears in France,” The Print, theprint.in, https://theprint.in/world/germany-pours-resources-into-a-historic-rearmament-rekindles-old-fears-in-france/2825836/.


© 2009-2025 Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) Tüm Hakları Saklıdır

 



Henüz Yorum Yapılmamış.