
Orta Doğu’daki artan gerginlikler ve İran’daki devam eden çatışmalar bağlamında, Kıbrıs Adası’ndaki stratejik gelişmeler uluslararası dikkat çekmektedir. AVİM’de yayınlanan “Akrotiri Üssüne Yönelik Saldırı Karşısında AB Tutumu: Egemen İngiliz Toprakları ve Üye Devlet Dayanışmasının Sınırları”[1] başlıklı yazımızda, İngiltere’nin egemen üs bölgelerine yönelik saldırıları ele alarak Avrupa Birliği’nin (AB) tutumunu sorgulamakta ve bu olayların GKRY ile doğrudan ilişkisini hukuki temellerle sınırlamaktadır. Euronews’ta yer alan habere göre[2], Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis ve Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in Baf’taki üçlü zirvesi, bu saldırılara yanıt olarak gerçekleştirilmiş olup, liderler GKRY’nin güvenliğini Avrupa güvenliğiyle eşitleyen ifadelerde bulunmuşlardır. Bu bağlamda, AB’nin dayanışma söyleminin İngiliz egemen topraklarını göz ardı ederek GKRY’yi merkeze aldığı görülmektedir.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron Baf’taki görüşme sonrası yaptığı konuşmada, geçen hafta “İHA’lar ve füzelerle hedef alınan Kıbrıs ile tam dayanışma içinde olduklarını” ifade etmiştir. Konuşmasında, GKRY’ye yapılan saldırının Avrupa’ya yönelik bir saldırı olarak kabul edildiğini beyan etmiştir. Fransız uçak gemisi Charles De Gaull’ün adaya çok yakın bir noktada bulunduğunu belirten Macron, Fransa’nın GKRY’nin her zaman yanında bulunacağını vurgulamıştır. Macron sözlerine, Fransız askeri varlığının Akdeniz, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nda devam edeceğini, önceliğinin enerji güvenliğinin ve vatandaşların korunması olduğunu ifade etmiştir. Aynı görüşmede bulunan Yunanistan Başbakanı Mitçotakis, GKRY’nin güvenliğini en başından itibaren ulusal öncelik olarak belirlediklerini ifade ederken, ev sahibi GKRY Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis de zirve sonrası açıklamalarda bulunmuş ve “GKRY’nin güvenliği, Avrupa’nın güvenliği ve kolektif sorumluluk demektir,” diyerek Yunanistan’ın bölgeye fırkateyn ve savaş uçakları gönderme konusundaki hızlı yanıtı ile Fransa’nın desteğine minnettar olduğunu belirtmiştir. Kıbrıs adasında bulunmakla beraber, İngiltere egemenliğinde olan ve dolayısıyla AB ile bir ilişkisi olmayan bir üsse yapılan saldırıyı vesile addederek, yukarıdaki beyanlarda bulunan her üç yetkilinin konuyu abartarak Avrupa güvenliği konusunda birtakım gerçekdışı beyanlarda bulundukları görülmektedir. Aynı çevrelerin Türkiye’nin KKTC’de 6 adet F-16 konuşlandırmasına ilişkin itirazları ise tam bir şaşkınlığı yansıtmaktadır. Coğrafi bir yapı olarak Kıbrıs adasının dış tehdit altında bulunması eğer gerçek bir durumsa, bütün ada üzerinde her karış toprağın savunulması için gerekli tedbirlerin alınmasından daha doğal bir hamle olamaz. Bu durumu göz ardı etmek ve Kıbrıs adasının dış saldırıdan korunma hakkını sadece bir bölümü için geçerli saymak ise gerçeklerle bağdaşmayan ve kabul edilemez bir tutum teşkil etmektedir. Orta Doğu’da gittikçe artan gerginlik dikkate alındığında sorumluluk sahibi siyasi liderlerin objektif gerçeklerle bağlantılarını yitirmemeleri özenle korumaları gereken bir nitelik olarak ortaya çıkmaktadır. Daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler kapsamında Kıbrıs Adası’ndaki İngiltere’ye ait egemen üs bölgesi Akrotiri’ye yönelik insansız hava aracı saldırıları, AB’nin tutumunu sorgulatmaktadır. 1960 Londra ve Zürih Anlaşmaları uyarınca, Akrotiri ve Dikelya bölgeleri İngiltere’nin tam egemenliğinde olup, GKRY’nin yetki alanı dışındadır; bu nedenle saldırılar doğrudan İngiliz topraklarını hedef almakta ve GKRY’yi askeri hedef olmaktan çıkarmaktadır. AB yetkilileri, özellikle Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklamalarıyla, GKRY’ye yönelik kolektif dayanışma vurgusu yapmıştır; ancak bu tutum, hedefin İngiltere’nin egemen toprakları olması ve Birleşik Krallık’ın AB üyesi olmaması nedeniyle hukuki ve siyasi temellerle çelişmektedir. AB’nin dayanışma ilkesi, bölgesel istikrar kaygılarını aşarak abartılı yorumlanmakta, Brexit sonrası statüyle teyit edilen İngiliz egemenliği göz ardı edilmektedir. Türkiye ve KKTC perspektifinden, bu olay AB’nin üye devlet dayanışmasının sınırlarını ortaya koymakta, GKRY’nin desteklenmesiyle adadaki egemen dengelerin ihlâl edildiği ve İngiliz topraklarının korunması adına tutarlı bir yaklaşım sergilemesi gereği vurgulanmaktadır.
Sonuç olarak, Kıbrıs Adası’nın bütünlüğü ve güvenliği, uluslararası hukuk normları ile 1960 Londra ve Zürih Anlaşmaları’nın yarattığı statükoyu esas alarak değerlendirilmelidir. Üçlü zirvenin, Orta Doğu’daki mevcut gerginlikler bağlamında gerçekleştirilmiş olması, toplantının esasen sembolik ve gösteri niteliğinde bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır; zira somut bir güvenlik tehdidine karşı doğrudan operasyonel bir yanıt mekanizması üretmekten ziyade, siyasi mesaj verme amacı ön plandadır. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “Kıbrıs” ifadesini kullanırken, adada fiilen var olan iki ayrı egemen eşit entiteyi göz ardı ettiği görülmektedir. KKTC, 1983’ten bu yana bağımsızlığını ilan etmiş ve kendi anayasal düzenine sahip bir devlet olarak uluslararası arenada varlık göstermektedir. Bu gerçeği dikkate almamak, adanın bölünmüş yapısını reddetmek anlamına gelmekte olup, Türkiye’nin KKTC’nin güvenliğini ve egemenliğini koruma yükümlülüğünü pekiştirmektedir. KKTC’yi sistematik olarak görmezden gelmek, Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını ve adadaki meşru haklarını doğrudan tehdit eden bir tutum olarak değerlendirilmelidir. GKRY Cumhurbaşkanı Hristodulidis’in açıklamalarında Türkiye’nin KKTC’ye F-16 konuşlandırmasına yönelik dolaylı eleştirilere karşılık, bu askeri varlık, bağımsız bir devletin kendi topraklarında savunma kapasitesini güçlendirme hakkının somut bir tezahürüdür. Kıbrıs Adası’nın tamamının dış tehditlere karşı korunması gerektiği gerçeği karşısında, KKTC’nin savunma tedbirleri, adanın coğrafi bütünlüğü ve bölgesel istikrar açısından meşru ve zorunlu bir adımdır. AB’nin seçici dayanışma yaklaşımı, adadaki fiili gerçeklikleri ve uluslararası anlaşmaların yarattığı hukuki çerçeveyi yeterince dikkate almamakta; bu da Doğu Akdeniz’de sürdürülebilir istikrarın önünde engel teşkil etmektedir. Türkiye ve KKTC’nin dış politika perspektifinden bakıldığında, adil, dengeli ve gerçekçi bir bölgesel düzenin tesisi, tüm tarafların egemen eşitlik haklarının karşılıklı tanınmasına bağlıdır. Seçici ve abartılı dayanışma beyanları yerine, Kıbrıs meselesinin kök nedenlerini – iki toplumlu, iki bölgeli federal çözümün başarısızlığı ve KKTC’nin eşit statüsünün tanınmaması – esas alan bir yaklaşım, uzun vadeli barış ve güvenlik için daha yapıcı olacaktır.
*Görsel: Dimitris Papamitsos, Eurokinissi, https://orthodoxtimes.com/greece-france-and-cyprus-leaders-held-trilateral-meeting-in-paphos/
© 2009-2025 Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) Tüm Hakları Saklıdır