Avrupa Birliği son yıllarda giderek artan bir ekonomik rekabet baskısı ile karşı karşıya kalmaktadır. Küresel ekonomide üretim merkezlerinin değişmesi, Çin’in sanayi kapasitesinin hızlı bir şekilde büyümesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin giderek daha korumacı bir sanayi politikası izlemeye başlaması Avrupa’nın ekonomik modelinin sürdürülebilirliğini tartışmaya açmıştır. Özellikle son on yılda Avrupa’da üretim maaliyetlerinin artması, enerji fiyatlarının yükselmesi ve bazı sektörlerde üretimin Avrupa dışına kayması, Avrupa ekonomisinin rekabet gücünü zayıflatan önemli faktörler olarak öne çıkmaktadır. Bu gelişmeler AB içinde Avrupa ekonomisinin küresel rekabete nasıl uyum sağlayacağı ve Avrupa sanayisinin nasıl yeniden güçleneceği tartışmalarını beraberinde getirmiştir.
Bu sorulara cevap arayışı AB’nin son yıllarda geliştirdiği yeni sanayi politikalarında açık bir şekilde görülmektedir. Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan çeşitli strateji belgelerinde Avrupa’nın üretim kapasitesinin artırılması, kritik sektörlerde dışa bağımlılığın azaltılması ve tedarik zincirlerinin daha dayanıklı hale getirilmesi temel hedefler arasında yer almaktadır. AB’nin sanayi politikasına ilişkin resmi belgelerinde de Avrupa endüstrisinin rekabet gücünü artırmanın ve küresel üretim ağlarında Avrupa’nın konumunu güçlendirmenin temel önceliklerden biri olduğu belirtilmektedir.[1] Bu çerçevede yarı iletkenler, batarya üretimi, temiz enerji teknolojileri, savunma sanayi ve otomotiv sektörü gibi alanlar Avrupa açısından stratejik sektörler olarak tanımlanmaktadır.
Bu stratejinin önemli unsurlarından biri de son dönemde sıkça gündeme gelen “Made in Europe” ya da “Made in EU” yaklaşımıdır. Bu yaklaşımın temel amacı Avrupa’da üretimin teşvik edilmesi ve Avrupa kamu kaynaklarının mümkün olduğunca Avrupa’da üretilen ürünleri desteklemesi olarak özetlenebilir.[2] Avrupa’da bazı politika yapıcılar özellikle devlet desteği ve teşvikler söz konusu olduğunda Avrupa’da üretilen ürünlerin öncelikli olarak desteklenmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşımın arkasındaki temel düşünce Avrupa’nın stratejik sektörlerinde üretim kapasitesini koruması ve küresel rekabette geri kalmamasıdır. Özellikle temiz enerji teknolojileri, elektrikli araç üretimi ve yüksek teknoloji alanlarında Avrupa’nın üretim kapasitesinin artırılması gerektiği sıklıkla dile getirilmektedir.[3] Bu tür politikalar Avrupa’nın Çin gibi büyük üretim merkezlerine olan bağımlılığını azaltmayı ve Avrupa sanayisini yeniden güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Ancak AB’nin bu yeni sanayi stratejisi bazı önemli tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Bunların başında Avrupa’nın korumacı sanayi politikaları ile serbest ticaret politikaları arasındaki ilişki gelmektedir. AB bir yandan üretimi Avrupa içinde tutmayı hedefleyen politikalar geliştirmekte ve bazı sektörlerde Avrupa merkezli üretimi teşvik etmektedir. Ancak diğer yandan AB uzun yıllardır küresel serbest ticaret sisteminin en önemli savunucularından biri olarak çeşitli ülkelerle serbest ticaret anlaşmaları imzalamaya devam etmektedir. Bu durum Avrupa’nın ekonomik stratejisinde belirgin bir çelişki yaratmaktadır.
Bu çelişkinin en dikkat çekici örneklerinden biri AB ile Hindistan arasında yürütülen serbest ticaret anlaşması müzakereleridir. Yaklaşık yirmi yıldır devam eden müzakerelerin ardında AB ve Hindistan arasında kapsamlı bir ticaret anlaşması yapılması yönünde önemli ilerlemeler kaydedilmiş, 27 Ocak 2026 tarihinde taraflar serbest ticaret anlaşmasını imzalamışlardır. Anlaşmaya göre, Avrupa’nın Hindistan’a yaptığı ihracatın yaklaşık %90’ı üzerindeki gümrük vergilerinin kaldırılması hedeflenmektedir.[4] Bu anlaşma Hindistan’ın Avrupa pazarına daha kolay erişmesini sağlayacak, aynı zamanda Avrupa ile Hindistan arasındaki ticaret ve sanayi yatırımlarını artırarak her iki tarafın da üretim ve ihracat kapasitesini güçlendirme potansiyeli taşıyacaktır.[5] Ancak bu tür anlaşmalar Avrupa pazarına dış rekabetin de daha fazla girmesine yol açabilir. Bu nedenle Avrupa’nın bir yandan üretimi Avrupa içinde tutmaya çalışırken bir yandan da küresel serbest ticareti teşvik etmesinin uzun vadede ne kadar sürdürülebilir olduğu tartışmaya açık bir konudur.
Son yıllarda küresel ekonomi sadece serbest ticaret üzerinden değil aynı zamanda tedarik zincirlerinin güvenliği üzerinden de değerlendirilmeye başlanmıştır. Covid-19 pandemisi sırasında yaşanan tedarik zinciri sorunları ve Rusya-Ukrayna savaşı gibi gelişmeler birçok ülkeye üretimin tamamen başka ülkelerde bulunmasının riskli olabileceğini göstermiştir. Bu nedenle son yıllarda üretim stratejilerinde yeni bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım üretimin tamamen ülke içine taşınmasını değil, üretim ağlarının daha yakın ve güvenilir ülkeler arasında kurulmasını öngörmektedir. Akademik literatürde bu yaklaşım genellikle “nearshoring” ya da “friend-shoring” olarak adlandırılmaktadır.[6] Bu modele göre ülkeler üretimi tamamen kendi sınırlarına taşımak yerine kendilerine coğrafi olarak yakın ve ekonomik olarak güvenilir ülkelerle üretim ağları kurmayı tercih etmektedirler. AB’nin son yıllarda izlediği ekonomik strateji incelendiğinde Avrupa’nın da giderek bu modele yöneldiği görülmektedir. AB üretiminin tamamını Avrupa içinde gerçekleştirmeye çalışmak yerine Avrupa’ya yakın ve Avrupa ekonomisi ile güçlü bağlara sahip ülkelerle daha entegre bir üretim sistemi kurmayı amaçlamaktadır. Bu noktada Türkiye önemli bir aktör olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye ile AB arasında 1995 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği (Customs union) anlaşması Türkiye ile Avrupa ekonomisi arasında güçlü bir ekonomik entegrasyon yaratmıştır. Bu anlaşma sayesinde sanayi ürünlerinde gümrük vergileri büyük ölçüde kaldırılmış ve Türkiye Avrupa’nın üretim ağlarının önemli bir parçası haline gelmiştir. Bugün Avrupa şirketlerinin önemli bir kısmı üretim faaliyetlerinin bazı aşamalarını Türkiye’de gerçekleştirmektedir. Özellikle otomotiv, beyaz eşya, tekstil ve makine sanayi gibi sektörlerde Türkiye Avrupa için önemli bir üretim merkezi haline gelmiştir. Avrupa’nın yeni sanayi stratejisinde tedarik zincirlerinin güvenliğinin artırılması hedefi göz önüne alındığında Türkiye’nin bu süreçteki rolünün önemi büyüktür. Avrupa’nın üretimi tamamen kendi sınırları içinde tutmasının maliyetli olduğu düşünüldüğünde Türkiye gibi coğrafi olarak yakın ve sanayi altyapısı güçlü ülkeler Avrupa için önemli alternatifler sunmaktadır. AB’nin 4 Mart 2026’da yayımlanan Endüstriyel Hızlandırma Yasası (Industrial Accelerator Act) taslağı kapsamında Gümrük Birliği ilişkisi dolayısıyla Türkiye’de üretilen mal ve bileşenlerin “Made in EU” olarak sayılabileceği ifade edilmiştir.[7] Bu sayede Türkiye, Avrupa üretim ağlarının bir parçası olarak değerlendirilmektedir.
Lakin Türkiye ile AB arasındaki ekonomik ilişkiler bazı yapısal sorunlar nedeniyle tam potansiyeline ulaşamamaktadır. Bu sorunların başında Gümrük Birliği anlaşmasının güncel olmaması gelmektedir. 1995 yılında imzalanan bu anlaşma günümüz ekonomik koşullarına tam olarak uyum sağlayamamaktadır. Örneğin mevcut anlaşma hizmet sektörünü ve tarımı kapsamamaktadır. Ayrıca Türkiye AB’nin ticaret politikası kararlarında doğrudan söz sahibi değildir.[8] Bu durum, Türkiye’nin Avrupa ekonomisine oldukça entegre olmasına rağmen, AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarının ticaret sapması riskine ve Türkiye aleyhine etkiler yaratmasına yol açmaktadır. Örneğin Hindistan gibi büyük ekonomilerle AB’nin STA imzalaması Türkiye’yi dolaylı olarak bağlarken, Türkiye’nin bu anlaşmalardan doğrudan yararlanabilmesi için ilgili üçüncü ülke ile ayrı bir STA yapması gerekmektedir. Pratikte bu tür bir adım üçüncü ülkeler tarafından, AB pazarına zaten avantajlı erişim imkânı elde etmelerinden kaynaklı çoğu zaman tercih edilmediğinden, Türkiye bu anlaşmalar kapsamında karşılıklı ticaret avantajlarından yararlanamamakta ve yalnızca kendi pazarını açmakla sınırlı kalmaktadır. Bu çerçevede mevcut ekonomik ilişkiler incelendiğinde, Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesi ve kapsamının genişletilmesi, Türkiye ile AB arasındaki ekonomik ilişkilerin daha dengeli ve verimli bir şekilde işlemesine katkı sağlayacaktır. Yapılacak güncellemeler, hem Türkiye’nin Avrupa ekonomisi ile entegrasyonunu güçlendirecek hem de Avrupa’nın yeni sanayi stratejisinin etkin bir şekilde uygulanmasına imkân tanıyacaktır. Özellikle Avrupa’nın bölgesel üretim ağları kurma ve üretim kapasitesini artırma stratejisi göz önüne alındığında, Türkiye’nin bu ağların önemli bir parçası haline gelmesi, her iki taraf açısından yeni ekonomik fırsatlar ve stratejik avantajlar yaratabilir. Aynı zamanda, AB’nin üçüncü ülkelerle geliştirdiği serbest ticaret ilişkileri dikkate alındığında Türkiye’nin potansiyel riskleri önceden öngörerek kendi sanayi ve ticaret politikalarını şekillendirmesi, rekabetçi konumunu koruması açısından kritik bir önem taşımaktadır.
Sonuç olarak Avrupa Birliği’nin son dönemde geliştirdiği sanayi ve ticaret politikaları küresel rekabet koşullarında yeni bir denge arayışını yansıtmaktadır. Avrupa bir yandan kendi üretim kapasitesini güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan Hindistan gibi büyük ekonomilerle serbest ticaret anlaşmaları imzalayarak dış ticaret ağını genişletmektedir. Ancak bu iki yönlü strateji, özellikle Türkiye gibi AB ile derin ekonomik entegrasyona sahip ancak karar alma süreçlerine dahil olmayan ülkeler açısından yeni riskler doğurmaktadır. AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı STA’lar Türkiye’yi bu anlaşmalara uymaya zorlamakta, ancak Türkiye bu anlaşmalardan doğrudan kazanç sağlayamadığı için özellikle tekstil ve bazı sanayi ürünlerinde Hindistan gibi ülkeler karşısında rekabet baskısı yaşamaktadır. Dolayısıyla Avrupa’nın ekonomik stratejisi yalnızca iç üretimi güçlendiren bir model değil, aynı zamanda dış aktörler üzerinden yeni rekabet dinamikleri üreten bir yapı ortaya koymaktadır. Bu çerçevede Türkiye açısından temel mesele mevcut entegrasyonu korumanın ötesine geçerek bu asimetrik yapıyı dengeleyecek adımlar atabilmektir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, üçüncü ülkelerle ticari ilişkilerin daha dengeli hale getirilmesi ve stratejik sektörlerde rekabet gücünü artıracak politikaların geliştirilmesi Türkiye’nin bu yeni ekonomik düzende konumunu güçlendirmesi açısından kritik bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır.