BLOK MANTIĞININ GÖLGESİNDE BALKANLAR
Yorum No : 2026 / 99
14.10.2026
7 dk okuma

Uluslararası Orta Doğu ve Balkan Çalışmaları Enstitüsü (IFIMES) tarafından yayımlanan “Bloklar Coğrafyasından Medeniyetler Coğrafyasına: Minsk, Belgrad ve Adriyatik Arasındaki Avrupa” başlıklı analiz, kıtada tırmanan askerî kutuplaşmaya karşı altyapı, dijital ağlar ve ekonomik karşılıklı bağımlılığı öne çıkaran alternatif bir güvenlik mimarisi önermektedir. Çalışma, Belarus, Sırbistan, Bosna-Hersek ve Karadağ hattını kapsayan dikey bir eksenin, Avrasya ile Akdeniz  arasında çatışmasız bir “medeniyetler köprüsü” kurabileceğini ileri sürmektedir.

Bununla birlikte metin dikkatle incelendiğinde, normatif ve barışçıl bir dille sunulan bu tasarımın birtakım yapısal eksiklikler barındırdığı görülmektedir. Bu eksikliklerin başında, Balkanlar’ın tarihsel ve siyasi bütünlüğünün yeterince dikkate alınmaması ile bölgenin en önemli aktörlerinden biri olan Türkiye’nin denklemin dışında bırakılması gelmektedir. Bu değerlendirme, söz konusu çerçevenin kavramsal dayanaklarını, Üç Deniz Girişimi ile ilişkisini ve Türkiye’yi kapsamayan bir bölgesel mimarinin sınırlarını ele almaktadır.

 

“Batı Balkanlar” Kavramsallaştırması ve Türkiye’nin Bölgesel Konumu

Analizin kavramsal düzeydeki ilk eksikliği, “Batı Balkanlar” ifadesini eleştirel bir süzgeçten geçirmeksizin benimsemesidir. Söz konusu terim, esasen Avrupa Birliği’nin genişleme sürecini idari açıdan yönetilebilir kılmak üzere geliştirdiği bir kategori olup bölgenin coğrafi, iktisadi ve tarihsel bütünlüğünü yansıtmamaktadır. Balkanlar’ın alt bölgelere ayrıştırılması, ülkeler arasındaki organik bağları görünmez kılmakta ve bölgesel dinamiklerin eksik okunmasına yol açmaktadır.

Bu bütünlüğün en belirgin unsurlarından biri Türkiye’nin bölgedeki varlığıdır. Türkiye, Balkanlar’a dışarıdan yaklaşan bir aktör olmayıp tarihsel, demografik, kültürel ve ekonomik bağlarla bu coğrafyanın içinde yer almaktadır. Türkiye’nin bölgedeki ticari ve diplomatik ağı, ulaştırma bağlantıları ve çok taraflı girişimlerdeki rolü, Balkan güvenlik ve bağlantısallık mimarisinin tamamlayıcı değil, kurucu bileşenlerinden biri olduğunu göstermektedir. IFIMES analizinin Türkiye’yi kapsam dışında bırakması, önerilen çerçevenin sahadaki gerçekliği yansıtma kapasitesini ciddi biçimde sınırlandırmaktadır.

 

Üç Deniz Girişimi ile Kesişen Dikey Koridor Mantığı

Yazıda savunulan “Minsk – Belgrad – Adriyatik” hattı, bloksuzlaşma ve Doğu-Batı arasında köprü kurma söylemiyle sunulmakla birlikte, işlevsel mantığı bakımından Baltık, Adriyatik ve Karadeniz arasındaki dikey koridorları güçlendirmeyi amaçlayan Üç Deniz Girişimi (3SI) ile önemli ölçüde örtüşmektedir. Üç Deniz Girişimi, Orta ve Doğu Avrupa’nın geleneksel Doğu-Batı bağımlılıklarını azaltmak ve yerine Kuzey-Güney yönlü bir altyapı, enerji ve ulaştırma omurgası inşa etmek üzere tasarlanmıştır.

IFIMES’in önerdiği model, bu dikey entegrasyon mantığını Avrupa Birliği sınırlarının ötesine, yani Belarus ve Sırbistan gibi aktörlere doğru genişletme eğilimi taşımaktadır. Baltık Denizi’nden başlayarak Belarus ovaları, Tuna havzası ve Morava vadisi üzerinden Adriyatik limanlarına (özellikle Bar, Trieste ve Rijeka) uzanan güzergâh, bu bakımdan Üç Deniz Girişimi’nin dikey hattının Balkan ayağını tamamlayan bir çerçeve olarak okunabilmektedir. Dolayısıyla önerilen model, sonuçları itibarıyla bölgeyi bloklaşmadan uzaklaştırmaktan ziyade, kıtanın doğusu ile batısı arasında şekillenen yeni altyapı ağının geçiş merkezini Adriyatik kıyılarına kaydırma potansiyeli taşımaktadır.

Ancak bu ağın bir yönü analizde yeterince ele alınmamaktadır: Dikey eksenin güney ucu nereye açılmaktadır ve oradaki geçişi mümkün kılan unsur nedir? Bu soruya verilecek cevap, doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmektedir.

 

Karadeniz, Türk Boğazları ve Dikey Koridorun Sınırları

Önerilen dikey eksenin güney ucuna ilişkin bu soru, tasarımın yapısal sınırlılığını ortaya koymaktadır. Tuna–Morava–Adriyatik güzergâhının omurgasını oluşturan Tuna Nehri, Karadeniz’e dökülen bir su yoludur ve dolayısıyla önerilen koridor Karadeniz havzasından bağımsız bir mantıkla ele alınamaz. Benzer biçimde, Orta ve Doğu Avrupa ile Kafkasya ve Orta Asya’nın küresel pazarlara erişiminde yüksek hacimli taşımacılığın en işlevsel güzergâhı, Karadeniz’den Türk Boğazları üzerinden Akdeniz’e uzanan deniz yoludur. Dökme yük, tahıl, enerji ürünleri ve konteyner taşımacılığında kara ve demiryolu hatlarının maliyet ve kapasite bakımından deniz taşımacılığına tam bir alternatif oluşturması güçtür.

Bu güzergâhın hukuki çerçevesini 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi belirlemektedir. Sözleşme, kıyıdaş ve kıyıdaş olmayan devletlerin çıkarlarını dengeleyen, onlarca yıldır işleyen bir rejim ortaya koymakta; Türkiye bu rejimin uygulayıcısı ve güvencesi konumunda bulunmaktadır. Dolayısıyla Baltık’tan Adriyatik’e uzanan herhangi bir ulaştırma, enerji veya güvenlik girişiminin tam bir coğrafi kapsama ve kalıcı siyasi meşruiyet elde edebilmesi, Türkiye’nin katılımına ve iş birliğine bağlıdır.

Türkiye’nin bu denklemdeki ağırlığı yalnızca Boğazlar’dan kaynaklanmamaktadır. NATO üyeliği, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği ilişkisi, Balkanlar’daki ekonomik ve diplomatik varlığı ile Orta Koridor ve Kalkınma Yolu gibi Doğu-Batı eksenli projelerdeki merkezî konumu, Türkiye’yi kıtasal bağlantısallık mimarisinin vazgeçilmez bir unsuru hâline getirmektedir. Bu nedenle IFIMES’in önerdiği dikey eksen, Türkiye’nin merkezinde yer aldığı yatay eksenlerle bütünleşmediği takdirde eksik bir çerçeve olarak kalacaktır.

 

Sonuç

IFIMES analizi, askerî kutuplaşmaya karşı altyapı ve ekonomik karşılıklı bağımlılık temelli bir alternatif önermesi bakımından dikkate değer bir girişimdir. Bloklar mantığının ötesinde bir güvenlik anlayışı arayışı da başlı başına makul bir hedeftir. Ancak önerilen model, Balkanlar’ı yapay biçimde bölen bir terminolojiye dayanmakta ve bölgenin en önemli aktörlerinden birini denklemin dışında bırakmaktadır. Bu eksiklik, modelin yalnızca kuramsal bir zafiyeti olmayıp uygulanabilirliğini de doğrudan sınırlamaktadır.

Gerçekçi bir bölgesel mimari, Balkanlar’ın bütünlüğünü esas almak ve dikey ile yatay bağlantı eksenlerini rakip değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak ele almak durumundadır. Bu yaklaşımın merkezinde ise Karadeniz–Boğazlar hattının güvencesi, Orta Koridor ve Kalkınma Yolu’nun ortağı ve Balkanlar’ın ayrılmaz bir parçası olarak Türkiye yer almaktadır. Türkiye’yi dışarıda bırakan bir Balkan ve Karadeniz tasarımı, kalıcı istikrar üretmekten çok yeni kırılganlıklara zemin hazırlayacaktır.

 

*Resim: The Eurasian Corridor


© 2009-2025 Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) Tüm Hakları Saklıdır

 



Henüz Yorum Yapılmamış.